Kesin olan savaşın yıllar boyu süreceği

author

Ukrayna’daki savaşın uzun yıllar süreceğine işaret eden Emekli Tuğgeneral Oktay Bingöl, “Bu uzun sürede ekonomik, mali, askeri ve çok daha önemlisi toplumsal dayanıklılığı fazla olan galip gelecektir” diyor. Arel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Doç. Dr. Bingöl, uluslararası yaptırımların maliyeti ağırlaştıkça Rusya’nın toplumsal dayanıklılığını kaybedeceğine işaret ediyor.

Abone Ol

google-news

GÜRSEL KÖKSAL

İstanbul’daki Arel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Oktay Bingöl, “Ukrayna liderliğinin nihai hedefini ABD ve müttefiklerinin hedefinden ayrı görmüyorum. Bu ise Donbas bölgesinin ve Kırım’ın ele geçirilmesiyle birlikte Ukrayna’nın NATO ve AB’ye üyeliğinin gerçekleşmesidir” diyor. Uzun yıllar Birleşmiş Milletler ve NATO karagahlarında, çok uluslu barışı koruma misyonlarında görev yapan Emekli Tuğgeneral Bingöl, bu hedefin gerçkleşme olasılığı üzerine kesin bir şey söylemiyor, ancak savaşın ömür döngüsünün, tırmanma-yumuşama-tıkanma-tekrar tırmanma gibi aşamalar yaşayarak yıllarca devam edeceği öngörüsünde bulunuyor.

Aynı zamanda Arel Üniversitesi bünyesindeki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (Arel USAM) Müdürlüğü görevini yürüten Bingöl, Ukrayna’daki savaşla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Ukrayna’da şu anda neler oluyor? Gerçekten Rusya’yı geriletiyor mu? Alman Genelkurmay Müfettişi Orgeneral Eberhard Zorn kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, “Ukrayna’nın genel bir karşı taarruza geçtiği ve ilerlediği” yolundaki değerlendirmelerde dikkatli olunması uyarısında bulundu. Siz nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı başlangıçtan günümüze nasıl bir yol izlediğini kısaca açıklamak gerekli. Rusya’nın Ukrayna’ya harekâtı 24 Şubat’ta başladı. Yaklaşık sekiz ay oldu. Harekât başladığında genel kanı, kısa sürede, en fazla birkaç ay içinde, Rusların Kiev’i kontrol ederek hükümeti devireceği ve Ukrayna’da müzahir bir hükümet kurabileceği yönündeydi. ABD’den sonra, görünüşte ve sayısal veriler itibariyle dünyanın ikinci büyük ordusu olarak algılanan bir güç için bu tür bir beklenti abartılı da bulunmuyordu.

Rus ordusu, kısa süreli ve ayrıntılı planlanmamış hazırlık ateşlerinden sonra (ağırlıklı olarak füze ve topçu, sınırlı olarak hava harekâtı) başlangıçtan itibaren kara unsurlarıyla hızla Ukrayna derinliklerine ve başkent Kiev’e ulaşmayı hedefledi. Nitekim kısa sürede, kuzeyde Harkov, Sumi gibi sınıra yakın şehirlere ulaştı. Belarus toprakları üzerinden Çernihiv, Çernobil, Buça şehirlerine el attı. Bununla birlikte bu şehirlerde tam kontrol sağlanamadı. Ukrayna halkının devam eden direnişi Rus ordusunu gayret ayırmaya zorladı ve yıprattı. Ruslar Kiev’e yönelirken Ukrayna’nın direnci daha da büyüdü. Rus harekatının istihbarat, hedef tespit, ateş destek ve lojistik eksikleri başlangıçtan itibaren görülmeye başlandı. Rusların uzun zırhlı konvoylarının ileri harekâtı engellendi ve günlerce hareketsiz bırakıldılar. Kiev’e yönelen içinde zırhlı araçlarında olduğu yüzlerce araçlık birliğin düştüğü durum, askeri stratejistler için dikkatle incelenmesi ve ders salınması gereken örnek bir olaydır. Güneyde ise Kırım ve Mariupol üzerinden başlayan Rus taarruzlarıyla Azak Denizi’nin tüm kıyıları kontrol edildi ancak Ukrayna’nın Karadeniz ile irtibatı tam olarak kesilemedi.

Rus saldırısının birinci ayı dolarken savaşın kısa sürede sonlanmayacağı belli olmuştu. Vatanlarını savunan ve geri çekilmenin hezimet olduğunu kavrayan Ukrayna birlikleri ve milisleri “hattı müdafaa değil sathı müdafaa” yapmaya başladılar. Bulundukları mevzilerde “direnek noktası savunması” şeklinde savunmaya yöneldiler ve Rus birliklerine kayıplar verdirmeye başladılar. Rus askerlerinin morali bozulmaya, emir komuta zafiyeti görülmeye, sivil hedeflere, halka ve teslim olan askerlere yıkım, katliam ve işkence görüntüleri ile toplu mezarlar ortaya çıkmaya başladı. Rusya başlangıçtan itibaren savaşın stratejik-algı yönetimi boyutunu kaybediyor diplomatik-siyasi yalnızlığa hızla ilerliyordu.
Putin Ukrayna ordusunun savunmaya iyi hazırladığı Kiev’i mevcut kuvvetlerle ele geçiremeyeceğini geç de olsa kavradığında, Rus “özel harekâtı” mahdut hedefli bir harekâtına dönüştü. Ruslar “Kiev ve Rus yanlısı hükümet” hedefinden vazgeçip Donbas bölgesi ile civarında belli alanları kontrol etmeye odaklandılar. Bu şekilde dört bölgeyi (Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya)

Bu süre zarfında Ukrayna ordusu hava gücünün önemli bölümünü ve kritik silah sistemlerini ülkenin batısında, derinlikte önceden tahkim edilmiş hangarlara ve depolara dağıtarak, gizleyerek korudu.

Rus askeri harekatının icrasında ortaya çıkan yetersizlikler aslında Rus siyasi ve askeri karar verme ve planlama süreçlerinin hatalarını gösterdi. Putin ve generalleri “düşmanı tanımadığı gibi kendilerini de tanımıyorlardı”. Savaşın en temel prensipleri uygulanmamıştı. Hedef belirsizdi, kuvvet yetersizdi, sıklet merkezi yapılamamıştı, lojistik ayrıntısı ile düşünülmemişti, manevra belirsizdi.

En önemlisi istihbarat yetersiz kalmış, stratejik öngörü yapılamamış, ABD-Avrupa’nın Ukrayna’yı yalnız bırakmayacağı hesaplanamamış ve Ukrayna ordusunun hazırlığı ve konuşlanması tespit edilememişti. Bu itibarla Rus sivil ve askeri karar verme sistemi “stratejik körlük” içinde Rus ordusuna bir tuzağın içine sürüklemiştir.

Diğer taraftan Kara harekâtı öncesi hava harekâtı çok zayıf kalmıştı. En önemlisi soydaş bir halkın kanının akıtılarak topraklarının işgalinin haklılığı Rus askerlerine ve halkına benimsetilememişti. Rus halkının ve askerinin savaşma azmi zayıftı. Bu durum ilerleyen aylarda çok daha belirginleşti ve Rusya için büyük zafiyete dönüştü.

Diğer taraftan Rus askeri planlayıcılarının savaşta “sis ve sürtünme” gibi bir dinamiğin harekete geçeceğini düşünmedikleri de anlaşılıyor. Bu ciddi zafiyet, bir taraftan istihbarat hatalarına diğer taraftan karar verme sürecinde rasyonaliteden ziyade ön yargıların, önceki zihinsel şemalara mahkumiyetin, güç algısı zehirlenmesinin ve eleştiriye kapalı otoriter eğilimlerin etkileşimine işaret ediyor ve yaklaşık iki asır sonra Prusyalı stratejist Carl von Clausewitz’i doğruluyor.

Emekli Tuğgeneral Oktay BingölEmekli Tuğgeneral Oktay Bingöl

Ukrayna savaşına ara verip, sözünü ettiğiniz “sis ve sürtünme” dinamiğini, “zihinsel şemalar ve güç algısı zehirlenmesi” kavramlarını açar mısınız?

“Sürtünme ve sis”, savaşın ve her çeşit silahlı çatışmanın doğasında var olan, savaşta beklenmeyen başarısızlıkları, ağır kayıpları, hayal kırıklıklarını ve hedeflere ulaşılamamasını açıklayan bir kavramdır. Carl Von Clausewitz 1806’da eşine yazdığı bir mektupta, Prusya ordusunun bürokratik tutuculuğunu, ataletini ve tembelliğini sürtünme kavramıyla eleştirmişti. 1811’de verdiği bir konferansta ise sürtünmenin iki kaynağına işaret ediyordu: Savaş alanındaki tesadüfler ve çok sayıda zorluklar. Clausewitz, Nisan 1812’de Prusya Veliaht Prensi Frederick William IV için yazdığı bir makalede, planları savaşta uygulanamaz hale getirdiğini düşündüğü önemli faktörleri; istihbarat zafiyeti, kendini tanımama ve kendi gücünü abartma, muharebe alanı ve düşman hakkında belirsizlikler, beklenti ve gerçeklik arasındaki fark, ikmal ve bakım zorlukları ve karar vericilerin yetersizliği olarak sıralıyordu. Clausewitz 1831’de hayatını kaybettiğinde yaklaşık 20 yıldır üzerinde çalıştığı sürtünme, Savaş Üzerine isimli kitabının temel kavramlarından biri olmuştu ve şöyle ifade ediliyordu. “… Savaşta her şey çok basittir, fakat en basit şey bile zordur. Güçlükler birbiri üzerine yığılır ve öyle bir sürtüşme meydana getirir ki, savaşı görmemiş olan biri bunu göz önünde doğru dürüst canlandıramaz. …Sürtünme, gerçek savaşı kitaplarda okunan savaştan oldukça ayıran tek kavramdır.”

Diğer kavramlara gelince…

Putin, 2008 Gürcistan saldırısında, 2014’de Kırım ilhakında ve 2015 Suriye’de askerî harekâtında ABD ve Batıdan nispeten zayıf tepki görmüştü. Batı tek vücut olamamıştı. ABD bile Obama ve Trump ile farklı politikalar izlemişti. NATO ve AB içinde çatlaklar oluşmuştu. Putin, 2022’de de benzer gevşek tepkileri göreceğini ve bedelin katlanabilir olduğuna karar verdi. Bu önceki şemalara zihinsel mahkumiyetti. Oysa geçmiş olayların her birinin dinamikleri farklıydı. Avrupa’da bile geçmiş operasyonları Rusya’nın ülke savunmasının parçası olduğunu düşünenler vardı. Bu seferki daha farklıydı. Baltık ülkeleri ve Polonya, diğer Doğu Avrupa ülkeleri Ukrayna’dan sonra sıranın kendilerine geleceğinden kaygılanırken, ABD ise Avrupa’nın tekrar ABD liderliğinde toparlanmasının mümkün olduğuna ve Rusya’ya 1980 Afganistan işgali sonrası yaşananlar kadar olmasa da iyi bir ders verileceğini hesaplıyor olması olasıydı. Şüphesiz ki Puşkin’i Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Lenin’i ve Şolohov’u okumuş, belki onların küçük torunları olan sivil-asker seçkinlerin bir kısmı Putin’i uyarmışlardır. Ancak Rusya’daki güçlü-tek adam karar mekanizması ikazları dikkate bile almamıştır.

Güç algısı zehirlenmesi ise Rusya ordusunun İkinci Dünya Savaşı sonrası 1980’lerde Afganistan hariç ciddi bir rakiple karşılaşmaması, ancak kendi propagandasıyla yarattığı güç algısına kendisinin daha fazla inanmasıdır. ABD’li uzmanlar Rusya’nın gücünü maksatlı abartırken zayıf noktalarının farkındaydılar. Suriye’de hava savunması olmayan muhalif mevzileri uçaklarla ve füzelerle bombalayan Rus ordusu Ukrayna’da da benzer doktrini uygulamak dışında bir seçeneğe sahip değildi. Rus ordusu malzeme modernizasyonu yapmıştı ancak doktrinsel ve zihinsel reform hiç olmamıştı. Güç algısı zehirlenmesinde devasa silah envanteri de etkili ancak envanterin içindekilerin operasyonel olup olmadığı şüphelidir. Nükleer silahlara sahip olmak iyi bir savunma ve caydırma kalkanı ancak kullanmak o kadar kolay değil. Öncelikle karşılıklı yok olma söz konusu. Doğal gaz ve petrol rezervlerine sahip olmak büyük bir avantaj. Sancak satılamadığında değeri de yok. Sürekli silah ve koz olarak kullanıldığında karşı taraftakilerde tedbir almaya ve seçenek üretmeye itiyor. Nitekim orta vadede Avrupa çok daha az bağımlı hale gelebilir. Dolayısıyla kaba ya da statik güç bu olayda Rusya’nın işine gelmekle birlikte onu zehirleyen ve körelten bir işlev de görüyor.

Savaştaki son gelişmeleri değerlendirmeyi sürdürebiliriz artık. Ukrayna kazanıyor mu?

Savaşın ilk aylarındaki kritik aşamalarını muharebe dışı kalacak kadar hasar vermeden atlatan Ukrayna ise başta ABD olmak üzere Batıdan aldığı büyük mali ve askeri yardımlarla, kararlı diplomatik ve siyasi destekle gün geçtikçe güç kazandı. Rusya birkaç devletin temkinli desteği dışında yalnızlaşırken Ukrayna saldırganlığa karşı direnen, uluslararası toplumun mağdur ve mağrur kazanını oldu ve tartışmasız psikolojik bir üstünlük sağladı.

Başlangıçta Ukrayna aleyhine olan asimetrik sert güç dengesi geçen sekiz ayda tam olarak ortadan kalmadı ancak gücün uygulanma alanı ve pratik etkisi itibariyle dönemsel ve lokal ölçeklerde denge eğilimleri görülmeye başlandı. Nitekim Mayıs-Haziran aylarında savaş doğu ve güney cephelerinde karşılıklı mevzilerde cephe savaşı/yıpratma muharebesine dönüşürken karşılıklı taarruzlar ve geri çekilmelerin, taktiksel hamlelerin olduğu, yerleşim yerlerinin sık el değiştirdiği bir görünüme büründü.

Ağustos ayının sonuna gelindiğinde Ukrayna, güney cephesinde Herson’da büyük çaplı bir karşı taarruz başlatacağı emareleri vererek Rusya’nın buraya angaje olmasını sağladıktan sonra kuzeyde Balaklia ile başlayan karşı taarruzunu tüm Harkov bölgesine genişletti ve aynı hattın Donbas’a en yakın şehri olan İziyum’a kadar ulaştı. Harkov bölgesindeki muharebelerin ileri hattının Luhansk ve Donetsk oblastlarının işgal altındaki bölgelerine yaklaştığı görülüyor. Burada operatif düzeyde zihinsel yaratıcılığı, aldatmayı ve inisiyatif yakalayıp kullanmayı görüyoruz. Bu olay önemli bir değişime işaret ediyor. Sekiz aylık sürede genelde savunmada kalan Ukrayna artık orta çaplı bir karşı taarruz yapabiliyordu.
General Zorn’un açıklamalarına bakıldığında temkinli bir yaklaşım görüyoruz. General Zorn, Rusya’nın çok daha fazla kuvvetle bu harbe devam edebileceğini, mühimmatının neredeyse sonsuz olduğunu, sahip olduğu deniz gücünü nerdeyse hiç kullanmadığını, hava gücünün hala büyük bir potansiyeli olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu unsurları ve sahip olduğu ve Kaliningrad’a konuşlandırmakla tehdit ettiği nükleer başlık atabilen İskender füzeleri ve hipersonik füzeleri ile çatışmayı bölgesel olarak genişletme imkân ve kabiliyetine sahip olduğuna vurgu yapmaktadır. Bunun yanında her ne kadar mevzi kayıpları yaşasa da sahip olduğu büyük topçu ateş gücü ile hem Ukrayna cephesini hem de gerisindeki şehirleri yıpratmaya devam ettiğini ifade etmektedir. General Zorn’un bu değerlendirmesine katılıyorum. Ukrayna’nın sınırlı bir bölgede başarılarından kesin genel sonuç çıkarmak hatalı olur.

Ancak Ukrayna ordusu da silah, teçhizat ve mühimmat açısından büyük destek görmektedir. ABD’nin verdiği, uzun menzilde yüksek hassasiyetle hedeflerini vurabilen ve hızlı mevzi değiştirebilen HIMARS sistemleri, M270 çok namlulu roket atarlar, uzun menzilli topçu silahları, insanız hava araçları, hava savunma ve tanksavar sistemleri oyun değiştirici olmuştur.

Ayrıca Zorn’un muhtemelen çok iyi bildiği, ancak temkinli olmak adına çok öne çıkarmadığı bir nokta var. O da Rus ordusundaki disiplinsizlik, yolsuzluk ve bunlardan kaynaklı personel ve lojistik problemlerinin varlığı. Harp silah ve araçları konusunda Rusya’nın müthiş bir potansiyeli olsa da sahada yere ayak basacak postalın kalitesi savaşın gidişatını belirleyecek esas unsurdur.

Rusya’nın altı aydaki personel kaybının 55 bini geçtiği, yaralıların bunun üç katı civarına ulaştığı rapor edilmektedir. Bu haliyle kayıplar 10 senelik Afganistan seferindeki kayıplarından fazladır. ABD’nin 10 senelik Vietnam savaşı yenilgisindeki kayıplarını da geçmek üzeredir. 55 bin asker kaybı bir-iki kolorduya denk bir gücü kaybetmek anlamına gelmektedir. Rusya gibi bu savaşa koşarak gidecek yeteri kadar insanın olmadığı bir ülke için çok büyük bir kayıp. Nitekim 21 Eylül’de ilan edilen kısmi seferberlikten kaçış ve direniş görüntüleri durumun ciddiyetine dair emareler olarak görülmelidir.
“Şimdi noluyor”un cevabı sanırım bu anlattıklarımda gömülü bir duruma işaret ediyor. Ukrayna savaşta bir inisiyatif yakaladı, devamını getirebilirse topraklarını Rus birliklerinden temizlemesi ihtimal dahilinde. Ancak ayrılıkçı yerel grupları unutmamak lazım, onlarla uğraşmak, Rus birlikleriyle uğraşmaktan çok daha zor olacak.

Ukrayna’nın şu anda Avrupa’nın en güçlü ordularından birine sahip olduğu ve müttefiklerinden gelen yardımlarla bu konumu giderek daha da güçlendirdiği ileri sürülüyor. Siz bu değerlendirmeyi nasıl karşılıyorsunuz? Özellikle ağır silah, teknoloji ve istihbarat desteğiyle, bunun yanında Pentagon’un doğrudan stratejik danışmanlığıyla çoktan savaşın bir tarafı olduğu ileri sürülen ABD’nin bu gelişmedeki rolünü nasıl tarif ediyorsunuz?

ABD ve NATO’nun karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde özellikle 2014 işgalinden sonra Ukrayna ordusunun eğitilmesi için yoğun bir çaba içerisinde olduğunu biliyoruz. Bunun içerisinde özellikle Rusya’ya karşı istihbarat paylaşımı, harekat planlama ve eğitim de bulunmaktadır.

ABD-NATO ile Ukrayna’nın iş birliği 1991’de Ukrayna’nın Kuzey Atlantik İş Birliği Konseyine, 1994’te de Barış için Ortaklık Konseyine katılmasıyla başlamıştır. Bu arada ABD Ukrayna’yı Batı sistemine yakınlaştırmak için Kaliforniya Eyaleti ile eşleştirmiştir. 1997’de NATO-Ukrayna Komisyonu kurulmuş ve takip eden yıllarda iş birliğinin kapsamı ve yoğunluğu genişlemiştir. 2007 yılından itibaren NATO Savunma Eğitim Güçlendirme Programı kapsamında Ukrayna ordusunun dönüşümü yönlendirilmiş ve 2008’de Ukrayna’nın NATO üyeliği gündemi işgal etmeye başlamış ve görüşmeler hız kazanmıştır. 2014 yılından itibaren Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, Donbas’ta ayrılıkçılara desteğine ABD, NATO ve AB Ukrayna’ya daha fazla destekle yanıt vermiştir.

Ukrayna 2020 yılında, NATO’nun Geliştirilmiş Fırsat Ortağı (Enhanced Opportunity Partner-EOP) olarak ilan edildi. Bu ortaklık statüsü Ukrayna’ya, daha fazla eğitim, planlama ve istihbarat desteği anlamına geliyordu.

Savaşa esnasında da Ukrayna ordusunun ABD ile ve diğer NATO ortaklarıyla beraber eğitim yaptığı, kapasite inşası ve geliştirmesine yönelik danışmanlık desteği gördüğü bir gerçek. Ayrıca, belki de dünya harp tarihinde bir ilk olarak, ABD ve Avrupa’da istihbaratla ilgili olan sivil ve eski askerler, internetten açık kaynak uydu görüntülerini değerlendirerek Ukrayna’ya direkt olarak istihbarat desteği sağlıyorlar. ABD’nin, İngiltere’nin, NATO’nun ve AB’nin resmi istihbarat desteği elbette çok büyük olmuştur ve olmaktadır, bu konuda şüphe yok. Bu savaşta uluslararası ilişkiler açısından bir ilk bile yaşanmış olabilir. Bir özel kişi olan Elon Musk, Starlink internet uydularını ücretsiz olarak Ukraynalıların ve Ukrayna ordusunun kullanımına açmış ve savaş süresince Ukrayna halkı ve ordusu internet üzerinden iletişim problemi yaşamamıştır.

Bu yıl Ocak-Ağustos arası sekiz aylık dönemde Ukrayna’ya hibe olarak yapılan askeri yardımların değeri hakkında çelişkili rakamlar olmakla birlikte yaklaşık 20 milyar dolar civarındadır. Bunun 13 milyar doları ABD tarafından verilmiştir. Polonya iki milyar dolar, İngiltere 1.5 milyar dolar ile takip eden ülkelerdir. ABD’nin hibe ettiği sistemler arasında, yüksek teknoloji ürünü silah ve mühimmat dahil olmak üzere Lockheed Martin ve Raytheon üretimi HİMARS çok namlulu roketatarlar, Javelin, Tow ve diğer tanksavar füzeleri, Stinger hava savunma füzeleri, roketler, top ve obüsler, zırhlı araçlar ve insansız hava araçları, komuta kontrol sistemleri ve çok sayıda mühimmat bulunuyor. ABD aynı zamanda başta Polonya olmak üzere NATO’nun eski komünist ülkelerinin envanterindeki Sovyet yapımı sistemleri Ukrayna’ya vermeye yönlendirmektedir. Bu tür silahların Ukrayna askerlerince kullanımı için ilave eğitim ihtiyacı olmadığından belli yerlerde tercih edilmektedir. Ukrayna ordusu çatışma ortamında deneyim kazanmakta ve bir şekilde eğitilmektedir.
Ancak, Ukrayna ordusuna yapılan hibelerin acil ihtiyacı karşılamakla birlikte doktrinle bütünleşik ve birbiriyle uyumlu olmaktan uzaktır. Bir anlamda farklı kaynaklardan toplama sistemlerle güçlü bir ordu kurulduğunu söylemek için henüz erkendir. Bu nedenle de kısmi ve sınırlı başarılardan savaşın nihai sonucuna yönelik bir çıkarım yapmak zordur.

AÇIKÇA İLAN EDİLMESE DE SAVAŞ 8 YILDIR SÜRÜYOR

Ukrayna Genelkurmay Başkanı’nın geçen hafta yayınlanan bir makalesinde savaşın önümüzdeki yıl da süreceğinin öngörüldüğü ve buna yönelik planlar yapıldığı belirtiliyor. Amerikan dışişleri ve savunma bakanlarından da daha önce benzer açıklamalar gelmişti. Hepsi savaşın Ukrayna’nın zaferine kadar süreceğini belirtiyorlardı. Sözünü ettikleri “Ukrayna’nın zaferi” tam olarak nedir? Kırım’ın tekrar Ukrayna’ya geçmesi de dahil mi bu hedefe? Ve bu mümkün mü sizce?

Öncelikle şunu belirtmem gerek. Rusya-Ukrayna çatışması Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Ukrayna’nın NATO ve ABD dahil Batı’ya yönelmesi Rusya’nın ise 2000’ler Putin döneminden itibaren buna tepki göstermesi, Ukrayna’yı kendi etki alanında, en azından Batı ile arasında tarafsız bir ülke olarak görmek istemesiyle başlamış, 2008’de Ukrayna’nın NATO ve AB üyelik hedeflerinin belirginleşmesiyle tırmanmıştır. Bu çatışma Rusya’nın 2014’de Kırım’ın işgali ile Donbas bölgesindeki ayrılıkçılara destek için askeri gücünü açık ve örtülü olarak kullanmasıyla şiddet yoğunluğunun ve şeklinin dönemsel değişiklikler gösterdiği açık savaş haline dönüşmüştür. 2022’nin Şubat ayında başlayan Rus saldırıları ve işgali bu uzun dönemin, şiddetin yüksek yoğunlukta olduğu yeni aşamasıdır. Bu itibarla, adı konulmamış ve açıkça ilan edilmemiş olsa da Rusya-Ukrayna savaşının sekiz yıldır devam ettiğini düşünüyorum.

Sekiz yıl içinde Rusya yarattığı statükoyu korumaya çalışırken, Ukrayna ABD ve kısmen Avrupa’nın desteğiyle güç kazanıp ve Donbas bölgesini kontrol almak için hamleler yapmaya başlamıştı. Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna içlerine başlattığı saldırıları da temel olarak bu duruma askeri yanıt olarak görüyorum. Diğer bir deyişle Putin ve ekibi Ukrayna’nın Donbas’ı kontrol ettiğinde Kırım’a da yöneleceğini, buna engel olmanın ise ancak Kiev’de Rusya’ya müzahir bir hükümet kurmakla, bu mümkün olmadığında Donbas bölgesinde tam kontrolü sağlayıp sözde referandumlar sonrası Rusya’ya katılma/ilhakı gerçekleştirmek ve Kırım’ı ileriden koruyacak bölgeleri kontrol etmekle mümkün olabileceğini karar verdiler.

Rusya’nın bu tasarımı ABD ve müttefikleri açısından bilinmez/tahmin edilemez değildi. Nitekim ABD’nin resmi ve sivil kurumları Şubat 2022’ün bir yıl öncesinden Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırı hazırlıkları ve askeri konuşlanmaları hakkında neredeyse günlük istihbarat raporları yayımladı. Başta Avrupalı müttefikler olmak üzere uluslararası kamuoyu Rus saldırısına hazırlandı. ABD bununla uluslararası desteğini artırırken, transatlantik iş birliğini canlandırdı. Daha önemlisi Ukrayna’yı ve onunla birlikte başta Polonya olmak üzere eski Varşova Paktı ülkelerini Ukrayna toprakları üzerinde uzun süreli savaşa hazırladı. Bir anlamda Rusya için politik, askeri ve ekonomik bileşenleri ve mekânsal boyutlarıyla bir yıpranma/imha tuzağı şekillenmiştir. Bu tuzağın şekillenmesine Putin de zihinsel şemaları, ön yargıları ve abartılı güç algısıyla katkı da bulunmuştur.

Gelinen aşamada Ukrayna liderliğinin nihai hedefini ABD ve müttefiklerinin hedefinden ayrı görmüyorum. Bu hedefin ise Donbas bölgesinin ve Kırım’ın ele geçirilmesiyle birlikte Ukrayna’nın NATO ve AB’ye üyeliğinin gerçekleşmesidir. Bu büyük bir hedeftir. Gerçekleşme olasılığını ve ne zaman gerçekleşeceğini çeşitli senaryolar çerçevesinde analiz etmek gerekir. Ancak kesin olan bu savaşın ömür döngüsü, tırmanma-yumuşama-tıkanma-tekrar tırmanma gibi değişerek yıllarca devam edeceğidir.

Bu uzun sürede ekonomik, mali, askeri ve çok daha önemlisi toplumsal dayanıklılığı fazla olan galip gelecektir. Rusya’nın asıl sorunu bu noktada ortaya çıkmaktadır. Uluslararası toplumun kapsamlı yaptırımları etki gösterdikçe, askeri işgallerinin ve angajmanlarının maliyeti ağırlaştıkça Rusya toplumsal dayanıklılığını ve savaşı kaybetmeye yaklaşacaktır.
Rusya’nın Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya’yı sözde referandum ve katılma kararlarını müteakip ilhak etmesi ve kısmi seferberlik ilan ederek personel açığını gidererek en azından ilhak edilen yerleri elde tutmaya çalışması da bu kapsamda son hamleleridir.

Savaşın diğer ülkeleri de içine alarak yaygınlaşması, yani NATO ülkesi ordularının da fiilen çatışmalara hedef olması ya da karışması, Rusya’nın taktik nükleer silahlar kullanması, dolayısıyla kimilerinin çok korktuğu bir üçüncü dünya savaşının çıkması olasılığı var mı?

İkinci Dünya Savaşı sonrası 80 yıla yaklaşan bir süre geçti. Uluslararası siyasette çok gergin anlar, ciddi krizler, vekalet savaşları yaşandı. Soğuk Savaş döneminde ideolojik boyutta uzlaşmaz bir karşıtlık da vardı, ancak iki dünya savaşının seyrine ve dinamiklerine benzer Üçüncü Dünya Savaşı yaşanmadı. Kore Savaşında, Vietnam’ın ve Afganistan’ın işgalinde ABD ve Sovyetler vekillerle ve örtülü/dolaylı olarak kıyasıya savaştılar. 1962 Küba füze krizinde bile son anda savaşın eşiğinden dönülebildi. Suriye’de taraflar vekilleriyle nerdeyse 10 yıldır savaşıyor. Bunlara karşın önceki iki dünya savaşına çağrıştıracak gelişmelerden bahsetmek mümkün değil.

Dünyada 1954’den itibaren ABD’nin nükleer tekeli kırılmaya başlandı. 1960’ların ortasında iki taraf açısından “karşılıklı kesin yıkım” noktasına ulaşılmıştı. Diğer bir deyişle nükleer savaş çıkarsa ilk vuruşu yapanın ve kimsenin kazanamayacağı, karşılıklı yok oluşun kaçınılmaz olacağı anlaşılmıştı. Bu nedenle 70 yıldır bu silahlar temel olarak caydırma amaçlı üretiliyor. Artık dünyada nükleer silahı olduğu bilinen dokuz ülke var. Bu silahların statükoyu koruyan bir yanı da var. Bir anlamda nükleer silahlar anarşik uluslararası sistemde denge oluşmasını, dolayısıyla büyük güçler arasında savaş çıkmamasını sağlıyor. Bu itibarla ve ironik olarak barışçıl silahlar da denebilir!

Buna karşın son 20 yıldır Üçüncü Dünya Savaşı senaryoları ve komplo teorileri hiç bitmedi. Ben bunu 2018’de bir yazımda ele almıştım. Bu yazıda belirttiğim üzere “Üçüncü Dünya Savaşı’nın kaçınılmazlığını öne sürenler arasında ABD başta olmak üzere Batı’da hatırı sayılır oranda ‘saldırgan realist’ akademisyenler ve uzmanların da olması ilginç. Saldırgan realistler büyük güçlerin uluslararası sistemde etkilerini sürdürmesi için başta askeri olmak üzere ulusal güçlerini azami düzeyde artırmalarını savunurlar ve bu noktada ABD’de Cumhuriyetçilerin, Batı’da muhafazakârların bir kesimiyle benzer görüşleri paylaşırlar. Bunun ötesinde saldırgan realistler özellikle ABD’de askeri-endüstriyel kompleksin (savunma sanayi) organik aydınları ve akademik kanaat önderleri gibidirler; bir anlamda silah şirketleri için küresel lobi ve stratejik iletişim yaparlar. Bu nedenle ABD yayın organlarında ve akademik kuruluşlarında dikkati çeken miktarda Üçüncü Dünya Savaşı senaryoları ve analizleri var.”

Yine yazımda ifade ettiğim üzere “Bu analizlerde Çin ve Rusya başta olmak rakiplerle kıyaslandığında ABD askeri gücünün geri kaldığı dile getirilir ve sıklıkla Rusya ve Çin’in gücü abartılır. Bu abartı Çin ve Rus liderlerin de hoşuna gider, iç kamuoylarında ve zayıf komşularına karşı büyük devlet algısını besler. Gerçekte, abartılı değerlendirmelerin arkasında yatan hükümetlerin silahlanma harcamalarına daha fazla mali kaynak tahsisini mümkün kılmak ve kamuoyunun silahlanmaya ayrılan kaynaklara itirazını sınırlamaktır.”

Tekrar vurgulamam gerekirse yeni bir dünya savaşından bahsedildiğinde başta nükleer olmak üzere silahlardaki yıkıcılığın ulaştığı düzeyi dikkate almak gerekir. 100 milyonlarca insanın kaybı anlamına gelecek böyle bir savaşı başlatacak ve yürütecek, bunun lobisini yapacak insanların var olduğunu kabul etmek zor. Bir kısım irrasyonel liderlerin varlığına karşın çağdaş dünya büyük bölümüyle bu tehlikenin farkındadır.

Peki, klasik anlamda Üçüncü Dünya Savaşı yaşanmayacaksa ne olacak? Bu sorunun üç parçalı cevabı var; (1) Soğuk Savaş 2.0, (2) Bölgesel güçler arası sınırlı savaş ve/veya büyük güçlerin bölgesel güçlere yönelik sınırlı askerî harekâtı, (3) Vekalet savaşlarına devam.

Günümüzün gelişmeleri ikinci ve üçüncüyü bir arada düşünmeyi gerektiriyor ve Üçüncü Dünya Savaşı sorusunun da yanıtı kısmen ortaya çıkıyor. Üçüncü Dünya Savaşı da öncekilere benzemek zorunda değil. Gerçekte Üçüncü Dünya Savaşı’nın halen devam etmekte olan çok aktörlü; ekonomik, psikolojik, asimetrik, sibernetik, terörist ve kriminal boyutlu ve değişken stratejili, farklı mekânlarda eş zamanlı cereyan eden hibrid savaşların toplamı olarak görmek daha rasyonel. Bu kapsamlı ve çok boyutlu savaşın en dikkat çekici özelliklerinden birisi savaşın içindekilerin, yaşadıklarının savaş olduğunun bilincine varmadan Üçüncü Dünya Savaşı üzerine kafa yormaya devam etmeleridir.

Şunu da belirtmek isterim. Rusya’nın petrol ve doğal gazı büyük ve uzun savaşın mali, teknolojik ve insan gücü ihtiyaçlarına tamamıyla çare olmaktan uzaktır. Askeri gücünün ise gerçeklik ve güvenirlik açısından şüpheli olduğunu Ukrayna savaşının mevcut seyri açıkça gösteriyor. Putin, 1 Mart 2018’de yaptığı konuşmada altı askeri proje/sistem açıklamıştı. Bunların tamamı boş çıktı. Her tür teknolojide rakiplerine göre geri kalmış, dünyada tüketiciler tarafından kullanılan bir dayanıklı tüketim malı ya da teknolojik cihazı olmayan Rusya’nın ileri teknoloji ürünü olduğu iddia edilen silah sistemlerinin propagandanın ötesinde, gerçekliği ve güvenilirliği olmadığı görüldü. Rusya’nın envanterinde binlerce nükleer başlık ve yüzlerce atma vasıtasının olması askeri güç hesaplarında her zaman kafa karıştırıcıdır. Bu tür silah ve sistemlerin demode olduğu, bakım sorunlarının bulunduğu sıklıkla dile getirilir. Rusya’nın savunma bütçesinin ve teknik kapasitesinin sınırlamaları dikkate alındığında bu tür iddiaların doğruluk payı yükselir.

Bu tür bir savaşı askeri olarak kısmen yürütebilecek tek güç kabul etmek gerekir ki Çin ve Rusya’dan ziyade ABD’dir. Putin ve diğer Rus karar vericiler de ABD’nin askeri gücü, küresel askeri konuşlanması ve askerî harekâtı destekleyecek ekonomik, finansal, teknolojik gücünün farkındadır. Bu farkındalık ve ABD’nin son dönemde küresel siyasette gösterdiği kararlılık Rusya’ya yönelik stratejik caydırmasının başarılı olacağının işaretleridir.

Uluslararası kamuoyunun dikkati Ukrayna-Rusya savaşına yoğunlaşmışken, dünyanın başka yerlerindeki bölgesel savaşlar devam ediyor, Tayvan konusunda olduğu çözülmemiş krizler yeniden kızışıyor. Bildiğiniz gibi ABD Başkanı Biden, ilk kez Çin’in müdahalesi durumunda Amerikan ordusunu görevlendireceğini açıkladı. Bu bağlamada uluslararası siyasetin ve uluslararası güvenlik mimarisinin geleceğini nasıl görüyorsunuz.

Suriye iç savaşı ve Rusya-Ukrayna savaşı dünyada çatışmaların çok fazla arttığı, adeta Thomas Hobbes’un Leviathan’da tasvir ettiği “herkesin herkesle savaştığı-bellum omnium contra” doğa durumuna benzer bir uluslararası savaş ortamına girdiğimiz gibi bir algı yaratıyor. Bu algının oluşmasında dijital çağın ve sosyal medyanın etkisi çok büyük. Gerçekte durum biraz farklı.

BM verilerine göre 1946’dan günümüze iç savaşlar, asgari bir devletin dahil olduğu çatışmalar ve devletler arası çatışmaların toplam sayısında ciddi artış vardır. 1946’da 17 çatışma varken, 1982’de 44, 1991’de 53, 2020’de 56 çatışma söz konusudur. 2020’deki çatışmaların 53’ü bir dış devletin müdahil olduğu veya olmadığı iç savaşlar iken sadece üçü devletler arasıdır. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası mukayese edildiğinde çatışmalar daha az ölümcül olmuştur. 100 bin kişi başına ölüm sayısı 1946’da 12 iken 2020’de birin altındadır. Bu açıdan bakıldığında Hobbes’in kötümserliğine tamamıyla katılmak zor görünüyor.

Dünyada günümüzde endişeyle izlenen Tayvan üzerinden ABD-Çin gerginliği, İsrail-Filistin çatışması, Hindistan-Pakistan gerginliği, Azerbaycan-Ermenistan çatışması, İran-ABD ve İsrail uyuşmazlığı, Kuzey Kore’nin nükleer silah çabaları ve Türkiye-Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi anlaşmazlıkları devletler arası çatışma ve bölgeselleşme potansiyeli taşıyor. Ancak bu çatışmaların hiçbiri yeni değil. En yenisi Ermenistan-Azerbaycan çatışması yaklaşık 30 yıllık. Türkiye-Yunanistan sorunları neredeyse bir asırlık. Tayvan üzerindeki ABD-Çin gerginliği ve İsrail-Filistin çatışması 80 yıla yaklaşıyor.

Bu uzun süreler içinde yukarıda sıralanan her bir çatışmanın kendine özgü ortamı ve ömür döngüsü dinamikleri oluştu. Bu dinamikler dengeleri de oluşturmuş durumda. Ömür döngülerinde değişik tırmanış ve inişler görülüyor ancak bir noktayı aşmıyorlar. Bir anlamda yukarıdaki sorunlarda çatışma hali statükonun ve dolayısıyla istikrarın kendisi olmuş.
Bu denge halinin temel nedenlerini uluslararası güvenlik mimarisinde yer alan BM ve diğer uluslararası kuruluşların varlığında, sorunlu da olsa uluslararası hukukun ve güvenlik rejimlerinin dizginleyici, uluslararası kamuoyunun gözetleyici, onaylayıcı ve kınayıcı işlevinde ve küresel ekonomideki karşılıklı bağımlılıkta aramak gerekiyor. Ayrıca devletler bir şekilde oluşan bölgesel sistemde bir arada yaşıyorlar ve bir tür eko-sistem oluşturuyorlar. İlgili bölgesel sistemin çalışması tüm ülkelerin gıda, su, çevre ve her tür doğal kaynaklara ulaşması, üretim ve tedarik zincirlerinin çalışması için gerekli. Ben uluslararası ve bölgesel bazda bu dinamiklerin düzenleyici olduğunu düşünüyorum.
Örneğin Çin artık ABD gibi bir ticaret devletidir. Çin’i ayakta tutan ve gelecekte ayakta tutabilecek devasa boyutlardaki ticaretinin devamıdır. Bu durum, neoliberal politik ekonominin inşacısı ABD için zaten geçerliydi. Ticaret devletleri bu karmaşık karşılıklı bağımlılığın hüküm sürdüğü ortamda savaşları tercih etmezler. Rekabet, gerginlik, tehdit, yaptırım, caydırma-zorlamayla birlikte iş birliği de yaygındır. Bu itibarla ben ABD ve Çin’in Tayvan üzerinden ve diğer birçok konu bazında gerginlik yaşamaya devam edeceğini ancak birbirleriyle doğrudan savaşmayacağını düşünüyorum. Sonuç olarak uluslararası ortamın anarşik özellikleriyle devam edeceğini ancak düzenleyici kurum ve aktörlerden tamamen yoksun kaotik bir duruma dönüşmeyeceğini öngörüyorum.

Berlin’deki hükümet, Almanya’nın Ukrayna‘ya hem siyasi, hem ekonomik, hem de askeri açıdan en fazla yardım yapan ülkelerden biri olduğunu savunuyor. Ancak Şansölye Scholz, batı başkentlerinde ve hatta kendi ülkesinde Ukrayna’ya Leopard ve Marder tankları gibi ağır taaruz silahlarının verilmesini geciktirmekle ya da hatta engellemekle suçlanıyor. Bu arada Putin’le görüşme kanallarının açık olmasına da çalışıyor. Savaşa ilişkin tutumunu da “Ukrayna savaşı kaybetmemeli, Rusya savaşı kazanmamalı” cümlesiyle açıklamıştı. Tabii bu arada o ve hükümetinin diğer üyelerinden “Almanya’nın sonuna kadar Ukrayna’nın yanında olduğu” açıklamaları da sık sık yapılıyor. Sizce diğer müttefikler bir “Ukrayna’nın kazanması”ndan söz ederken, onun bu sözleri Almanya’nın özgün bir rolü hedeflediğinin işareti olabilir mi? Siz Almanya’nın bu savaştaki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Berlin Hükümeti’nin bu iddiasını eldeki verilerini destekler nitelikte mi ona bakmak lazım. Almanya destek sağlayan ülkelerin önlerinde geliyor. Ancak GSYH’ne göre bu oran yine de çok düşük. Polonya, daha düşük GSYH ile, Almanya’dan daha fazla askeri yardım yapmış. Yani Almanya sahip olduğu ekonomik gücün çok altında bir yardımla beklentileri karşılayamamaktadır. Yine de savunma harcamalarına ayırdığı 100 milyar dolarla Almanya bir Zeitwende yaşamaktadır.

Ancak Scholz selefinin yapmadığını yaparak, her ne kadar yeterli olmadığı ve hala yüzde 2’lik eşiğin altında kaldığı için eleştirilse de, Almanya’nın savunma harcamalarına meclisten 100 milyar dolar kaynak ayrılmasında öncü oldu. Ayrıca Genelkurmay Başkanı önümüzdeki seneden itibaren Hint-Pasifik bölgesine birlikler göndererek oradan Avustralya koordinatörlüğündeki tatbikatlara katılım sağlayacağını açıkladı. Bu hali ile Almanya’nın savunma ve güvenlik alanında bir “Zeitwende” yani bir dönüm noktası yaşadığı aşikardır. Tüm bunlar, geçmişi ABD Başkanı Obama dönemine kadar giden ABD’nin Avrupalı müttefiklerine savunma harcamalarını artırmaları yönündeki baskı ve telkinlerinin sonucudur denilebilir. Başkan Trump döneminde yapılan baskı ile Şansöyle Merkel yaklaşık 45-50 milyar dolar bir artış gerçekleştirmişti.

Şansölye Scholz’ün de Merkel gibi, Rusya’ya yaptırımlarda ve Ukrayna’ya verilen destekte temkinli davranması, tereddüt etmesi doğal bir reaksiyon. Genel yorumların çoğu bunun nedenini esas olarak Rusya’ya olan enerji bağımlılığı olarak ortaya koymaktadır. Almanya aldığı tedbirlerle bu bağımlılığını yüzde 25-30’lar oranına düşürdü, şu an en büyük tedarikçisi Norveç. Ancak bir de madalyonun öbür yüzü var. Almanya’nın Rusya’ya olan ihracatının kesilmesi Almanya ekonomisi için büyük kayıp olacak. Rusya’da kırsal kesimlerdeki fakir ailelerin bile kapılarında son model Alman arabalarını bulundurmak gibi bir prestij anlayışı varken, bu büyük bir pazar kaybı anlamına gelmektedir. Bunun yanında Almanya Rusya’nın Kaliningrad’a konuşlandıracağı füzelerin en yakın hedeflerinden biri olmak da istememektedir. O yüzden halen Polonya’nın Ukrayna’ya verdiği eski Rus yapımı uçakların yerine Polonya’ya henüz sözü verilen uçaklar verilmemiştir.

ABD’nin 75 yıldır sağlamış olduğu güvenlik şemsiyesi altında çok düşük maliyet ödeyerek ekonomik anlamda bu kadar güçlü olan Almanya, doğal olarak bunun bedelini artık ödeme zamanı geldiği belirtilerek baskı altında tutulmaktadır. Bu tedirginlik normaldir ve zamanla yerini daha cesur adımlara bırakacaktır. Netice de hem Rusya’ya hem de Çin’e karşı, Merkel döneminde atılmakta imtina edilen adımlar atılmıştır ve devamının hem Avrupa kamuoyu hem de Almanya iç kamuoyundan gelen baskılar neticesinde gelmesi muhtemeldir.

Almanya önümüzdeki kış için doğal gaz ihtiyacını karşılama bakımından halka Rusya’ya bağımlıdır. Temkinli yaklaşımında bunun etkisi oldukça büyüktür.

İki dünya savaşının kaybedeni ve hala bedel ödeyeni olan Almanya’nın Üçüncü Dünya Savaşı senaryolarının konuşulduğu ortamda ihtiyatlı kalmasını devam eden ağır tramvanın fren etkisine de bağlamak gerekir.
Diğer taraftan Rusya’nın köşeye sıkıştığında diğer Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerine karşı saldırganlaşması Avrupa içlerine mülteci akını anlamına geliyor. Suriyeli mültecilerin AB’yi krize soktuğu ve Almanya’nın ağır bedel ödediğini biliyoruz. Benzer durumun daha büyük boyutlarda tekrarlanması Almanya’nın işine gelmemektedir.
Almanya ayrıca AB’yi tüm olumsuzluklara karşın bir arada tutmaya çalışmaktadır. Bunun bir yolu da çatışmalara doğrudan taraf olmamaktır.

Bu savaşın sonlanması için en nihayetinde güçlü bir arabulucuya da ihtiyaç var. Bu rolü oynayabilecek ülkelerin başında Almanya geliyor. Henüz Almanya’nın açık bir hamlesi görülmüyor. Ben AB ve kendi adına bu rolü oynayabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle Almanya’nın mevcut tavrı yanlış olmaktan öte iyi hesaplanmış ve ayrıntılı kurgulanmış diyebilirim.

Amerikan Savunma Bakanlığı’nın çağrısıyla Almanya’daki Amerikan üssü Ramstein’da 40’ın üzerinde ülkenin savunma bakanları ya da temsilcilerinin katıldığı “Ukrayna Savunma İletişim Grubu” (Ukraine Defence Contact Group) defalarca toplandı. Bu toplantılarda alınan kararların savaşın gidişatına bir etkisi var mı? Amerikan Savunma Bakanı’nın müttefik bir ülke topraklarında, o ülkenin başkentini, o ülkedeki mevkidaşını ziyaret etmeden, bir askeri üste böyle bir toplantı düzenlemesi, Almanya hükümetinin bu konudaki “dikkatli” tavrına bir tepki mi?

Ramstein ABD üssüdür ve ABD’nin Avrupa Hava Kuvvetlerinin karargahıdır. Ramstein aynı zamanda bir NATO üssüdür ve NATO Hava Komutanlığı konuşludur. Toplantının Almanya’nın bilgisi dışında gerçekleştirilmesi diplomatik teamüllere aykırı olur, muhakkak bildirilmiştir. Zaten katılımcılar arasında Almanya da var. Diplomatik nezaket açısından dediğiniz doğru görünse bile, durumun acil olması nedeniyle ikili görüşmeler için fırsat olmamış olabilir. Almanya’nın dikkatli tavrına bu şekilde bir tepki gösterilmesini pek olası görmüyorum. Tarafların çeşitli zeminlerde bu savaşı görüştükleri, bazı farklı yaklaşımları olsa da çok sayıda ortak noktaya sahip oldukları kesindir.

Ukrayna Savunma İletişim Grubu’na gelecek olursak, bu grubun kararları elbette savaşın gidişatına etki etmiştir. 40 ülkenin toplanması ve siyasi-diplomatik ve psikolojik destek vermesi, Ukrayna’nın morali, direnme ve kazanma azmi için önemlidir. Bu grup sayesinde tüm dünyanın Rusya’nın işgaline karşı olduğu algısı yaratılması mümkün olmuştur. Kaldı ki, bu destek söylemle kalmamış, Ukrayna’ya iletilen yardımlar 55 milyar doları aşmıştır. Japonya gibi bir Doğu Asya ülkesinin bile katkıda bulunması hem sembolik hem stratejik önem taşımaktadır. Destek olmasalar bile Çin ve Hindistan’ın da bu gruba katılmaları önemlidir. Bu tür girişimler Rus halkının savaşa karşı duruş geliştirmesi ve Rus yönetim sisteminde eleştirilerin başlaması yönünden kamu diplomasisi işlevi de görmektedir.

Sizce Ukrayna, NATO’ya üye olabilir mi?

Benim buna yanıtım; zamanını kestirmek zor ancak sonunda Ukrayna NATO üyesi olur. Savaş devam ederken NATO ve AB üyeliğinin gerçekleşmesi kolay değil. Önce teknik açısından bakarsak her iki örgütte de üyelik kararı oy birliği ile alınabiliyor. Diğer bir deyişle sadece bir üye hayır dediğinde üyelik gerçekleşmiyor. NATO ve AB’ye üye olanın sorunları bu örgütlerin dolayısıyla üye devletlerin sorunları anlamına geliyor ve tüm üyeler mali, ekonomik, siyasi ve askeri bedel ödüyor. Bu itibarla Ukrayna Rusya ile savaş durumunda olduğu sürece NATO’nun 30 üyesi, AB’nin 27 üyesinden bazılarının mutlaka karşı duruş sergileyeceğini düşünüyorum.

Bu savaş Rusya’nın yenilgisiyle ve rejim değişikliği ile sonuçlandığında AB üyeliğinin daha kolay ve NATO üyeliğinin zorlu süreçten sonra mümkün olacağını düşünüyorum. Diğer taraftan Rusya’nın ilhak ettiği (Kırım ile referandum sonucu ilhak edeceği Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya) bölgelerden başta Kırım olmak üzere ilerden savunma için yeterli derinlik sağlayan bir araziyi kontrolüne göz yumularak oluşturulacak fiil durumda ve bunun üzerinde uzlaşılan bir çözümde Ukrayna’nın üyeliği mümkün olur. Bu tür çözüm tamamen seçenek dışı değildir. Ancak ABD ve Ukrayna’nın hangi koşullarda olumlu bakacağını tahmin etmek zordur.

TÜRKİYE: YENİ BİR MEVZİLENME Mİ?

Bir yandan Rusya’yı açıkça “düşman” kabul eden NATO kararlarını imza atan, diğer yandan da Rusya’yla ekonomik ve siyasal ilişkilerini sürdürüyor, Ukrayna ile Rusya arasında arabuluculuk yapmaya çalışıyor, ama bu arada Ukrayna’ya da savaşta önemli bir rolü olduğu ileri sürülen SİHA’ları tedarik etmeye devam ediyor. Öte yandan dış politikada dönüşümler gösteriyor. Suriye’ye “uzlaşma” mesajları gönderiliyor, İsrail’den üst düzey ziyaretçiler geliyor, karşılıklı büyükelçiler atanıyor. Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişkiler normalleştirilmeye çalışılıyor. Dünya kamuoyu en yetkili ağızlardan gelen açıklamalardan, Ankara’nın Ortadoğu’da yaşanan sorunların sorumlusu olarak ABD’yi gördüğünü, NATO müttefiki Yunanistan’la ilişkilerin gerildiğini, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hedefinden vazgeçip, onun yerine Şanghay Birliği’ne yönelebileceğini öğreniyor. Bütün bunların ardındaki dinamiği bizim için analiz eder misiniz?
Türkiye’nin güvenlik algılamaları hükümet tarafından yeniden tanımlanıyor denilebilir mi? Bütün bunlar uluslararası açıdan yeni bir mevzilenmenin işaretleri olabilir mi?

Öncelikle Türkiye’ye yakın bölgelerde savaşlar ve istikrarsızlıklar yaşanırken Türk dış politikasında yön değiştirmeler, çelişkili tutumlar ve hatta hatalar olmasını çok anormal bulmadığımı belirtmek isterim.

Bir ülkenin dış politikasını etkileyen dört dinamik ya da süreç var. Birincisi küresel ve bölgesel düzeyde dış ortamda meydana gelen siyasi, ekonomik, askeri ve çevresel değişimlerdir. Buradan dış politika yapım ve uygulama döngüsüne girdiler gelir. İkincisi ülkenin kendi içinde ortaya çıkan siyasi, ekonomik, toplumsal, çevresel ve güvenlik olgularıdır. Bu olgular da girdiler üretir. İki yönden, içten ve dıştan gelen girdilere iktidarda hangi parti olursa olsun tamamen kayıtsız kalamaz. Burada önemli nokta iktidardaki karar vericilerin bu girdileri nasıl algıladığı, karar verme sürecini nasıl işlettiği ve ne tür kararlara ulaşarak politikalara dönüştürdüğüdür. Burada karar vericiler ve işletilen karar alma süreci dış politika yapımının üçüncü ve dördüncü unsurunu oluşturuyor.

Bu dört unsur içinde üçüncü unsur son derece önemli, çünkü iç ve dış çevreyi daraltarak veya genişleterek, düşmanlaştırarak veya dostlaştırarak, onlardan gelen girdilerin yoğunluğunu ve yönünü belirlerken aynı zamanda karar verme sistemini de inşa ediyor. Üçüncü unsur ideolojik, dini, etnik vb. kimlik üzerinden hareket ettiğinde hedefler, çıkarlar, fırsatlar ve tehditler de kimlik tabanlı şekilleniyor. Kararlar da rasyonalitenin sınırlığı olduğu, kimlik ögelerinin, ön yargıların, kişisel ve abartılı beklentilerin hâkim olduğu bir süreçten çıkıyor ve politikalar gerçeklikten kopuyor.
Türkiye’nin 21. yüzyıldaki dış politikasında ortaya çıkan sorunlara ve bugün yaşananlara bu çerçeveden bakmak gerekiyor. Yapılanlar, rasgele adımlar, çarklar ve geri dönüşlerin nedeni rasyonalitenin sınırlılığında yatıyor.
Bu kuramsal girişten sonra sondan başlayarak şunları söyleyebilirim. Evet Türk dış politikası son on yılda sıklıkla olduğu gibi konumlanma değişikliği yapmaya çalışıyor. Orta Doğu’da ve Doğu Akdeniz’de Katar hariç tüm bölge devletleriyle ilişkileri gerginleşen ve yalnızlaşan Türkiye gereksiz yere ağır bedeller ödedi. İktidar, ekonominin bu haliyle sürdürülemeyeceğini ve kendisinin de yaklaşan seçimlerde ağır bir bedel ödeyeceğine inanınca ilişkileri düzeltebilmek için hızlı adımlar atmaya başladı. Bu adımlar diplomatik-sembolik boyutuyla yerini bulmuş gibi görünmekle birlikte ticaret hacminin artması, yabancı sermaye girişi, yatırımlar yapılması ve yüklü borçlar alınması açısından değer ifade etmesi zamana ve müteakip davranışlara bağlı olacaktır. Bu itibarla devletler arasında karşılıklı güven kaybının kısa sürede onarılması ve eski ilişkilerin yeniden inşası çok da kolay değildir.

Türk dış politikasında, özellikle 2011’den itibaren uluslararası yönelim değişikliği olmaya başladığı ve Türkiye’nin geleneksel yönelimi olan Batıdan ziyade Doğuya doğru yüzünü döndüğü çok tartışıldı. Bu kapsamada üyelik müzakerelerinin neredeyse durduğu AB’nin yerine ŞİÖ’ye üyelik de Cumhurbaşkanı’nın söylemiyle gündeme geldi. Açıkça ifade etmek gerekirse ŞİÖ hiçbir boyutuyla AB ile mukayese edilemeyecek gevşek bir topluluk. ŞİÖ’nün bütünleşme gibi bir hedefi olamadığı gibi ortaya koyduğu ciddi bir iş birliği ürünü de yok. Türkiye sadece diyalog üyesi, gözlemci bile değil. Özbekistan’daki son zirvede gözlemci üyelik gibi bir sonuç da çıkmadı. Erdoğan’ın “Türkiye ŞİÖ’ye üye olabilir” söylemi sadece Türk kamuoyunun bir bölümünde karşılık bulan, muğlak ve içi doldurulmamış bir ifade. Batıya karşı bir kart olarak kullanılabileceğini de düşünmüyorum. Çünkü NATO üyeliği Türkiye’ye, İsveç ve Finlandiya’nın üyelik girişimlerinde görüldüğü gibi, büyük bir koz veriyor. ŞİÖ’nün de bir NATO üyesini üye olarak almayacağı kesindir. Türkiye’nin bu iktidar ya da şu an iktidar adayı olabilecek partilerle, bu gevşek yapı için NATO üyeliğinden ayrılmasına ihtimal vermiyorum.

Türkiye’nin Batıyla, NATO, ABD ve AB ile sorunları var. Orta Doğu’da Arap ülkeleriyle farklı ilişkilere girdi, Rusya ile stratejik ilişkiler geliştirdi ancak Batıyla kopuyor demek çok doğru değil. Türkiye, doğal gaz ve petrolü saymazsanız ticaretinin büyük kısmını Batı ile yapıyor. Arabalarımız, beyaz eşyalarımız Batı ülkelerinin ürünleri. Uçaklarımız, gemilerimiz Batı şirketleri ürünü. Eğitimde zoom, Microsoft Teams, Google Meets, Adobe Connect gibi Batı ürünlerini kullanıyoruz. AB’nin eğitim sistemine uyumlu davranmaya çalışıyoruz. Çocuklarımız Amerika ve Avrupa’daki okulları tercih ediyor. Bütün bunlar çok da anormal değil. Osmanlının kuruluşundan beri mevcut olan Avrupa yönelimini on yılda değiştirmek mümkün değil. Kısaca ekonomi ticari ve teknolojik boyutta yönelim dururken politik yönelimi değiştirmek mümkün değil , buna rağmen denendiğinde ve küçük adımlar bile atıldığında ağır bedellere mal oluyor.
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna arasında dengeli politika arayışını anlamak lazım. Rusya Türkiye’nin önemli ticaret ortağı ve Suriye’de ihtiyaç duyuluyor. Ukrayna ile geçmişte kurulmuş ilişkiler var ve NATO ile birlikte hareket etme gibi bir gereklilik hala söz konusu. Tüm bunların ortasında bir yerlerde durmak gerekiyor. Aktif tarafsızlık politikası gibi. Almanya’nın bile Rusya’ya ihtiyatlı yaklaştığı bir ortamda Türkiye bundan çok farklı davranabilir mi şüpheli. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye iki ittifak arasında kaldı. Başkalarına göre kararsız ve ilkesiz ancak gerçekte temkinli bir politika izledi ve savaşa dahil olmadı, dolayısıyla yakılıp yakılmadı. Günümüzde iktidarda AKP var diye benzer dinamiğin çalıştığını ve uygun politikanın izlendiğini göz ardı edemeyiz. Ben bu noktada özellikle, insani dramlardan fırsat kollayan ve Rus mafyasına kapı açan yaklaşımları uygun bulmadığımı belirtmek isterim.

***

DOÇ. DR. OKTAY BİNGÖL

1981 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1990’da Kara Harp Akademisi’nden mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çeşitli birliklerinde, yurt dışında Birleşmiş Milletler, NATO ve uluslararası karargahlarda ve çok uluslu barışı koruma misyonlarında görev aldı. 2011 yılında Tuğgeneral rütbesinde emekli oldu. Doktora ve doçentlik derecelerini Uluslararası İlişkiler alanında alan Bingöl’ün çalışma konuları arasında Türk dış politikası, Asya-Pasifik, Orta Doğu bölge çalışmaları, uluslararası güvenlik, çatışma ve barış çalışmaları, strateji ve jeopolitik yer alıyor. Bu kapsamda Türkçe ve İngilizce muhtelif akademik yayınları bulunuyor. Yazar ve editör olarak katkı yaptığı kitaplardan bazıları şöyle: Başarısız Devletler (2016), Yeni Orta Doğu (2017), 15 Temmuz Sonrası Türk Ordusu: Kriz ve Çıkış (2017), Diplomaside Değişim (2020), Güvenlik Çalışmaları (2022): Güvenlik Sektörleri ve Sorunları (2022), “Afganistan’da Taliban Dönemi: Bölgesel-Küresel Bakış ve Türkiye Açısından İnceleme”, isimli kitapları yayımlanmıştır. İstanbul Arel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölümü öğretim üyesi olan Bingöl, aynı üniversitenin Uluslararası Stratejik Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (Arel USAM) Müdürlüğü görevini yürütmektedir.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Leave a Comment